Sevgili kahve tiryakileri: Balzac, Bach, Mozart, Beethoven, size benden okkalı, köpüklü bir Türk kahvesi! Hem de en koyusundan…
Kaldi, senden bize ne kaldı?
9. yüzyılda Habeşistan’da Kaldi adlı bir keçi çobanının, keçilerinin kırmızı meyveleri yedikten sonra hoplayıp zıpladığını fark ettiği anlatılır. Bu meyveleri bir dervişe götürür; derviş de “Bu şeytanın işi” diyerek kahve çekirdeklerini ateşe atar. Ortaya çıkan koku büyüleyicidir ve kahvenin hikâyesi başlar.
Ben kahvenin tadından çok kokusunu seviyorum. Yıllar önce Eminönü’nde taze çekilmiş kahve almak için uzun bir kuyruğa girmiştim. Eve getirdiğim kahve, günlerce mutfağa mis gibi kokusunu yaydı. O koku hâlâ belleğimde... İtalya’da her gün espresso, burada da her gün Türk kahvesi içiyorum. Ben kahveyi zinde olmak için değil, hayatın keyfini hissetmek için içiyorum.
15. yüzyılda Yemenli Sufiler, geceleri zikir ve ibadet sırasında uyanık kalmak için kahveyi kullanınca kahve yalnızca bir içecek olmaktan çıktı, bir kültüre dönüştü.
Türk kahvesinin de bir hikâyesi var. 1517’de Yemen Valisi Özdemir Paşa’nın İstanbul’a getirdiği kahve, kısa sürede kahvehanelerin vazgeçilmezi oldu.
Tahtakale’de açılan ilk kahvehaneler; şairlerin, dervişlerin, âşıkların, tüccarların ve halkın buluşma noktalarına dönüştü. Kahvehane adeta bir “Mekteb-i İrfan (Bilgelerin Okulu)” oldu.
Bizim kahvenin en büyük özelliği telvesi… Diğer kahveler süzülür, gider ama bizimki iz bırakır. Tıpkı hayat gibi…
Türk kahvesi, 2013’te UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Temsilî Listesi’ne alınmıştır. Çünkü kahve bizde yalnızca içecek değil; misafirlik, komşuluk, dostluk, sohbet ve bazen de faldır.
Espressonun atası olan Türk kahvesiyle Avrupa ilk kez Osmanlı elçileri ve tüccarları sayesinde tanıştı. 1600’lerde kahve İtalya’ya girdiğinde “Şeytan’ın İçeceği” olarak lanetlendi. Rahipler, Müslümanların (Osmanlıların) çok sevdiği bu içeceğin arkasında şeytani bir iş olduğunu savundu. Şarap Hristiyanlığın kutsal bir parçasıyken, kahve “İslam’ın acı iksiri” ve Hristiyan ruhları ele geçirmek için tasarlanmış bir şeytan tuzağıydı. Din adamları kahvenin yasaklanmasını istedi. Papa VIII. Klemens karar öncesi kahveden bir yudum içti ve şöyle söyledi: “Bu Şeytan’ın içeceği o kadar lezzetli ki... Onu sadece kâfirlerin (Müslümanların) içmesine izin vermek çok yazık olur. Onu vaftiz edip gerçek bir Hristiyan içeceği yaparak Şeytan’ı kandıralım!”
Honoré de Balzac, özellikle İnsanlık Komedyası’nı yazarken zihnini açık tutmak için günde 40-50 fincan sert kahve tüketiyordu. Balzac’ı artık kahve kesmiyor, çekirdeklerini öğütmeden, aç karnına çiğneyip yutuyordu. Mide parçalanması, kalp büyümesi ve iflası ile 51 yaşında vefat etmiştir.
Wolfgang Amadeus Mozart sıkı bir kahve tüketicisiydi ve Viyana kahvehanelerinden ayrılmazdı. Yazdığı mektuplarda, sabahları bilardo oynadıktan sonra zihnini açmak ve beste yapmak için sert, sade bir kahve ve tütün söylediğinden bahsetmiştir.
Johann Sebastian Bach ise kahveyi müziğe taşıdı. Günde 30 fincana yakın içtiği söylenir.
Almanya’da kahve içmek, özellikle “kadınları kısırlaştırır, ahlakını bozar” denilerek yasaklanmak isteniyordu. 1735’te bestelediği “Kahve Kantatı”nda, kahve tutkunu genç bir kız ile ona engel olmak isteyen babasının komik tartışması anlatılır.
Ludwig van Beethoven çok huysuz, asabi ve odaklanma problemi olan bir yapıya sahipti.
Her sabah takıntılı bir şekilde 60 çekirdek olana dek sayıp demlediği sert, simsiyah kahveyi içmeden kimseyle konuşmaz, çalışmaya başlamazdı. Bir tarafta notaları tek tek yerleştiren Beethoven, diğer tarafta çekirdekleri tek tek sayan Beethoven!
Espressoyu Beethoven bulmuş olabilir mi? İşte bu kısmı biraz hayal gücünüze bırakıyorum.
Avusturyalılar Osmanlı kahvesini başta çok sert bulunca sütlü kahvelerle kendi damaklarına uyarladılar; Viyana kahvesi kültürü böyle gelişti.
Kahvedeki neşeyi belki keçiler keşfetti… Ama kahvenin içindeki o asil hüznü, hatırayı ve sohbeti yalnızca insan ruhu anlayabildi.
Kahveniz köpüklü, sohbetiniz bol, hatıralarınız güzel olsun.