Öncelikle kendi deneyimimden giriş yaparak; devamında cazlı ve sazlı hayat arasındaki farkı anlatacağım. Benim hayatım İtalya’da önce caz ile başladı. Sonra Türkiye’ye geldiğimde saz ile devam etti. Resmen “cazlı” ve “sazlı” bir hayatım oldu. Sadece müzikal anlamda söylemiyorum. Bu kadar evrensel olmak ve enerjimin hepsine yetmesi beni yeterince mutlu ediyor. Caz dünyasına resmi olarak 17 yaşında girdim. Ve ilk profesyonel stüdyo kaydımı Louise Armstrong’un “What a Wonderful World” adlı şarkısıyla yaptım.. İtalya’da Argenta kasabasındaki İngiliz arkadaşım sayesinde Amerikalı müzisyen Jimmy Rendall sayesinde jazz ile tanıştım. Ben bir yıldır operanın içinde yüzmeye çalışırken, Jimmy beni okyanus ötesinde bir müzikal dünyaya götürdü. Gerçi Hair müzikalinde sahne alarak ondan önce Amerikan Rock Müzikaline adım atmıştım. Jimmy’e ne kadar teşekkür etsem az. Ufkum çok açıldı. Değerini sonradan anladım. Miles Davis, Herbie Hankok, Duke Ellington, Sarah Vaughan, Ella Fiztgeral, Anita Baker, Aretha Franklin, Anita Baker, Billie Holiday’ler, Big band’leri öğrenmiştim. Afro Amerikan kökenli Caz ile aynı kökten gelen Soul, Gospel, R&B, Amerikan Pop’u hepsine bayılmıştım. Doğaçlama vokalizler yapıyorduk. Hiç gün yüzü görmemiş şarkılarını stüdyoda kaydettik. Benim de yazığım Türkçe sözler şarkıya dönüşüyordu. Festivallere katılıyorduk, 3 kız grup kurmuştuk. Tv kanalları, radyolara gidiyorduk. Sesimdeki çeviklik her tarza ve her yöne götürüyordu beni… Opera ile Caz’ı aynı anda götürmeye çalışıyordum. Ama ikisi de farklı tekniklere sahip olduğu için sıkıntı opera kısmında çıkıyordu. Opera caz’a çok yardımcı oluyordu ancak caz’ın opera için yardımcı bir etkisi yoktu. Cazcılara opera çok basit geliyordu. Çünkü opera’da notalar hazır, her şey tabakta önümüzde geliyordu zaten. Ses tekniğinin ne kadar zor ve uzun bir çalışma gerektirdiğini düşünmüyorlardı tabii ki… Operacılar cazcıları beğenmiyordu. Ama ben her ikisine de aşıktım. Operacı olduğum haldeler tarzda şarkı söylemek benim için çok kolaydı. Batı müziğine yüzde yüz gömülmüştüm ve Türk müziğinden kilometrelerce uzaktaydım. Türkiye’ye döndükten sonra ilk başta garip gelse de Anadolu kültürüne giriş yaptım. Ve benim Cazlı ve Sazlı bir hayatım olmuş… Öyle de devam edecek. Siz nasıl bir hayat yaşıyorsunuz ya da yaşamak istersiniz? Cazlı yani doğaçlama yaparak, kuralların dışına çıkarak (kötü anlamda değil), anı yaşayıp, akışta kalarak mı? Planların bozulmasından korkmadan, sürprizleri seven, modern, daha çok şehirli, bireyselliğini kazanmış ama kalabalığın içinde uyumlu mu? Ve hata yapmaktan korkmayan… Çünkü cazda yanlış nota yoktur. O notadan sonra ne çaldığınız önemlidir! Caz önceden tamamen yazılmış bir nota kağıdına bağlı kalmaz. Müzisyenler birbirini dinler o anki duyguya göre ritmi değiştirir, kendi sololarını atar. Senkoplu (ritmin sekteye uğratılması) beklenmedik ve dinamiktir. Jazz (caz) kelimesi Amerikan argosu “jasm veya jazzum”dan (enerji, canlılık, dinamizm) türediğini söyleyen etimologlar var. Kaliforniya’da 1910’ların başında beyzbol yazılarında “canlılık ve dinamizm” olarak yine bir argo kelime olarak kullanılmış. 1915’lerde Chicago’da müzik türünü tanımlamak için kullanılmaya başlamış. Jazz müziği, sadece doğaçlama notalardan ibaret değildir. Doğaçlama geleneği Jazz’ın çeşitleri vardır: Ragtime, Swing, Bebop, Cool Jazz, Model Jazz, Free Jazz, Jazz Fusion… Sazlı bir hayat yani gelenek, görenek ile samimiyet, köklere bağlı kalarak mı? Yaşanmışlıkların, hüznün, acıların, sevdaların sazla sözle aktarıldığı bir kültürden geliyoruz. Saz (bağlama) Anadolu’nun sesidir. Bin yıllık bir geleceğin, aşıkların, dertlerin ve neşenin taşıyıcısıdır. Sesi tektir, derindir ve doğrudan kalbe dokunur. Daha sakin, samimi, topluluğa önem veren, geleneksel, hayatı tüm çıplaklığıyla kabul eden, geçmişi yad etmeyi seven, bir ağacın gölgesinde oturup derin sohbetler etmeyi seven, abartısız bir yaşam olarak düşünün… Orta Asya’daki kopuzdan evrilerek Anadolu torağıyla buluşan saz halk edebiyatında, tasavvufta ve Alevi-Bektaşi kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. Sazın teknesi insan bedenini, göğsü insan kalbini, telleri insan ruhunu temsil eder. Saz deyince ilk aklımıza gelenler; Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Aşık Emrah, Aşık Veysel, Aşık Mahzuni, Neşet Ertaş Ah, o gönül sazlarımızı titreten sözler var ya… Uzun ince bir yoldayım… İki kapılı (gözler) bir handa… Şu yalan dünyanın sonu hiç imiş.. Sevdaya düşen yorulmaz… Kalpten kalbe bir yol vardır, gözle görülmez, sırdır. Daha niceleri… Hayatın temposuna ayak uydurmak, kariyer yapmak, modern dünyanın içinde üretken olmak ve özgürleşmek istediğimizde caz’ın ritminde yaşarız. Ve özümüze duyduğumuz özlem ile ritmi yavaşlatıp içsel bir dinginlik aradığımızda ruhumuz bir saz teline tutunmak ister. Bugün caz dinlemek veya caz kulübüne gitmek; entelektüel, sanattan anlayan, şehirli ve vizyoner bir profil ile özdeşleştiriliyor. Saz dinlemek ise halk kültürüne yaklaşmak, derin bir toplumsal hafızaya değinmek, gönül gözüyle konuşmak, aidiyet duygusu yaşamak ve geçmişine ait hissetmekle ilişkilendiriliyor. Bu hayatın hakkını vererek, doya doya yaşamak için, ben derim ki; Alalım elimize sazı, yapalım en güzel caz’ı!