Alkışın içinde Neşet Ertaş gibi insan kalabilmek…
İstanbul’daki konserlerimde “Neredesin Sen” adlı türküyü söylediğim zamanlar oldu. O türküyü söylerken hep başka bir yere giderdim. Çünkü Neşet Ertaş’ın türkülerinde sadece aşk yok; gurbet var, kader var, kırgınlık var, teslimiyet var… Bir de insanın kendi içine yaptığı o uzun yolculuk var.
25 Eylül 2012’de onu kaybettik. Bazı insanların sesi ölümden sonra da susmaz. Çünkü onların sesi yalnızca boğazlarından değil, gönüllerinden gelir.
Nota bilmediği halde saz çalma tavrı ve tekniği, sesini kullanma ve türkü okuma üslûbu, ozan kimliği, şiirlerinin edebî, estetik değeri, repertuvarı üniversite ve konservatuvarlarda ders ve tez konusu olmuştur.
Eserlerini tamamen kulaktan, doğaçlama ve hislerine dayanarak çalmıştır. Buna rağmen yüzlerce karmaşık bozlak ritmini kusursuzca icra ettiğini biliyoruz.
Neşet Ertaş’ı düşündüğümde aklıma sadece sazı değil, insanlara karşı duruşu da geliyor.
Sahneye çıkıyor, binlerce insan onu dinliyor. Alkış var, hayranlık var, şöhret var… Ama o, dinleyicisinin karşısında kendisini yukarıya koymak yerine şöyle diyor:
“Ceketimi çıkarabilir miyim, ayaklarınızın turabıyım.”
Sıradan gibi görünen ama içinde kocaman bir dünya taşıyan bir cümle…
“Turab” toz, toprak demek. Kendini toprağa yakın görmek, nefsini küçültmek, karşısındakine saygıyla eğilmek…
Alevi-Bektaşi tasavvufunda insanı merkeze alan, nefsini küçültmeyi, gönül kırmamayı, her cana saygı göstermeyi öğütleyen bir damar vardır.
Bu, Anadolu’nun gönül öğretisinin çok eski bir sırrı değil mi?
Zaten onun yetiştiği Abdallık geleneği de sazı ve sözü bir meslekten çok, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hayat biçimi olarak taşımıştır.
Neşet Ertaş’ın asıl bilgeliği: Kendini büyük görmeden, büyük kalabilmek.
Bir de Yaşar Kemal’imiz var…
Türkiye’nin iki değerli insanın birbirine saygı ve sevgi göstermesi çok kıymetli.
Yaşar Kemal, İnce Memed kitabını Neşet Ertaş’a “Bozkırın Tezenesi” diye imzalıyor. Bu iki kelime, zamanla Neşet Ertaş’ın adıyla bütünleşiyor.
Bir yazarımız kalemiyle, bir ozanımız sazıyla anlatıyor Anadolu’yu…
Biri dağları, ovaları, insanları romanlarına taşıyor; diğeri o insanların acısını ve sevincini bir tele dokunarak dile getiriyor.
Neşet Ertaş’ın türkülerinde acı bile bağırmıyor, insanın içine işliyor.
Kendisine 2002 yılında verilen Devlet Sanatçısı unvanını kabul etmemiş, “Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk budur” demiştir.
UNESCO’nun onu “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak kabul etmesi, konservatuvarlarda sanatının incelenmesi elbette çok değerli. Ama bence onun en büyük unvanı başka:
İnsan olmak. Çünkü mezar taşına bile şunu bıraktı:
“SAKIN OL HA, İNSANOĞLU
İNCİTME CANI, İNCİTME
HER CAN BİR KALP, HAKK’A BAĞLI
İNCİTME CANI, İNCİTME”
Neşet Ertaş bir bozlakta, belki bir saz telinin titreşiminde, belki de bir insanın diğerini incitmemeye karar verdiği o küçücük anda…
Gerçek sanatçı, alkışın en yükseğinde bile başını eğebiliyorsa hâlâ insandır.
Neşet Ertaş gibi, alkışın içinde insan kalabilmek dileğiyle…