Her şehrin bir ruhu, her ruhun bir mührü, her mührün hikayesi vardır.
Güzeller güzeli İzmir…
Dağında yağı, ovasında balı, denizinde bereketi; şanlı tarihi, Akdeniz mutfağı, kızlarının güzelliği, yaz gecelerinin insana huzur veren serinliği…
Hayatın biraz daha yavaş aktığı bir coğrafyadır burası.
İtiraf edeyim; bu kadar övgüden sonra İzmir’e daha fazla insanın göç etmesini istemem.
Bu toprakların etkisiyle insan kendine iyi bakarsa, öyle kolay kolay erken yaşlanmaz.
Çünkü İzmir’in güzelliğine bir kez baktığınızda, arkanızı dönüp bir daha bakmak istersiniz.
Güneşi bol, umudu bol, bereketi bol, sevdası boldur bu toprakların.
İzmir’de aç kalmazsınız.
Denizdeki balıkları bir yana bırakın; dağında, bayırında, mevsiminde yetişen yabani otları, otların hikâyesini bilen insanları bile vardır. Toprak yalnızca doyurmaz; öğretir de...
Buralardan kimler geldi, kimler geçti…
Aceleniz yoksa, ayağınızın bastığı her santimetrekarede başka bir yaşanmışlığın izini hissedersiniz.
Yaklaşık 8.500 yıllık geçmişiyle İzmir ve çevresi, antik çağlardan Cumhuriyet dönemine
kadar sayısız medeniyete, düşünceye ve insana ev sahipliği yaptı.
KENT KARİZMASI
Ben İzmir’i çok karizmatik buluyorum.
Ünlü “İlyada ve Odissea” adlı eserlerin sahibi Homeros’un İzmir’de yaşadığı kabul ediliyor.
Herodot ünlü Tarih kitabını yazarken antik İzmir ve çevresinde yaşamış.
Bergama’da doğup büyüyen Galenos tıbbın kurucularından biri sayılır.
“Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” diyen Efes’li Herakleitos bu topraklardan geçti.
Ünlü şair Kallinos şiirlerini bu topraklarda söyledi.
Mısır kraliçesi Kleopatra, Roma’lı general Antonius ile birlikte kış aylarını Efes’te geçirdi.
Meryem Ana hayatının son yıllarını Bülbül Dağın’da geçirdi.
Aziz Pavlus buradaki sokaklarda, inananlara öncülük yaptı.
Aziz Yuhanna’nın adı hala bu topraklarda anılmaya devam ediyor..
Sonra daha yakın zamanlara gelirsek…
Halit Ziya Uşaklıgil… Attilâ İlhan… Dario Moreno… Ayhan Işık ve daha niceleri.
Elbette kusurları var.
Ara sıra körfezden yükselen o malum kokuyla yüzleşirsiniz. Altyapısı her zaman nüfusunun hızına yetişmez. Düzeni, zaman zaman düzen takıntısı olanları çileden çıkarabilir.
Ama bütün bunlara rağmen sevilir. Hem de çok sevilir.
Bizler binlerce yıllık batı medeniyetinin beşiğinin içinde tıngır mıngır yol alırken…Bu topraklarda kendi zamanımızın türküsünü söylüyoruz.
Geriledik mi, ilerledik mi, yoksa yerimizde mi sayıyoruz. Bu da göreceli bir şey…
HER ŞEY GEÇİCİ
Özellikle Efes Antik kentine giriş yaptığınızda iliklerinize kadar hissetmeniz gereken en büyük ders: Geçici olduğumuzdur.
O büyük ve ihtişamlı medeniyetin kalıntıları arasında içsel bir yolculuk yaparsanız eğer; sadece ilerlemek yerine, yönünüzü de belirleyip belirlemediğinize bir bakabilirsiniz.
Buradan gelip geçenler, bu toprakları bizden daha da çok sevip sahiplenmiş olabilirler mi?…
İyi ya da kötü… Hep bir değişim, hep bir dönüşüm hep bir gelişim içindeyiz.
Milli duygulara sahip olmak, geçmişe bakıp sürekli övgüler yağdırmakla olmuyor.
Ey yolcu! Geçmişten aldığın emaneti geleceğe daha iyi bırakabiliyor musun?
Bu topraklar bize ne aktarıyor? Ve biz karşılığında ona ne bırakıyoruz?
Yoksa elimizdeki binlerce yıllık hafızanın, bize yüklediği sorumluluğun farkında olarak mı yürüyoruz?
Anne babadan, kan bağından geçen epigenetik kodlar var da; yaşadığımız coğrafyanın bize aktardığı, bizden karşılığını beklediği genetik, epigenetik kodları yok mu?
Roma İmparatoru Julio Sezar’ın sözü: Veni, Vidi, Vici…
MÖ 47 yılında, bugünkü Tokat’ın Zile ilçesi yakınlarında Pontus Kralı II. Farnakes’e karşı Zela Savaşı’nı 4 saatte kazanmasının ardından söylediği bu üç kelime, tarihin en meşhur zafer cümlelerinden biri olarak kaldı.
Geldim, Gördüm, Yendim.
Biz de geldik, gördük ama yendik mi? Neyi mi?
Kötü alışkanlıklarımızı… Tembelliğimizi… Kibirlerimizi… Cehaletimizi…