Gerçek lüksün fiyatı yok!
İsmail ÖZKAN
Lüks deyince aklımıza ne geliyor?
İyi bir araba, güzel bir ev, pahalı bir saat, güzel bir tatil, marka kıyafetler… İnsan bunlara sahip olmak için yıllarca çalışıyor, para biriktiriyor, bazen ömrünün önemli bir bölümünü daha fazlasını kazanabilmek için harcıyor.
İmkânın varsa güzel yaşamak, emeğinin karşılığını almak, konforlu bir hayat sürmek elbette insanın hakkı.
Ama yaş aldıkça şunu daha iyi anlıyor insan:
Hayatın en büyük lükslerinin çoğunun üzerinde fiyat etiketi yok.
Mesela annenin ve babanın hayatta olması…
Telefon açabileceğin, sesini duyabileceğin, “Nasılsın?” diyebileceğin bir annenin, bir babanın olması dünyanın en büyük ayrıcalıklarından biri. Bir gün o telefonun diğer ucunda o ses olmayınca, insan elindekinin değerini çok daha başka anlıyor.
Sabah yataktan kalkabilmek, kendi başına yürüyebilmek, nefes alabilmek, bir yere ağrısız sızısız gidebilmek…
Bunları sıradan kabul ediyoruz.
Oysa insanın canı bir kere ciddi şekilde yandığında ne arabayı düşünüyor ne evi ne de bankadaki hesabını. Tek bir dileği kalıyor:
“Yeter ki sağlığım yerinde olsun.”
Demek ki aslında her sabah sağlıklı uyandığımızda, farkına varmadan büyük bir servetin içinde uyanıyoruz.
Bir başka zenginlik, günün sonunda dönebileceğin güvenli bir evinin olması.
Burada evin metrekaresinden söz etmiyorum.
Kapısını kapattığında kendini güvende hissettiğin, ayakkabını çıkarıp rahatladığın, kendi kokunun, kendi düzeninin olduğu bir yerden söz ediyorum. Bazen küçücük bir ev, kocaman bir malikâneden daha huzurludur. Çünkü evi yuva yapan duvarları değil, içinde nasıl hissettiğindir.
Huzurla uyuyabilmek de öyle…
Başını yastığa koyduğunda vicdanın rahatsa, yarın korkusu içinde değilsen, gece boyunca zihninle kavga etmiyorsan büyük bir nimetin vardır.
En pahalı yatakta uyuyup sabaha kadar huzursuz dönen de var; mütevazı bir yatakta başını yastığa koyduğu anda huzurla uyuyan da.
Hangisi daha zengin?
Bir tabak sıcak yemek…
Bazen onu da küçümsüyoruz.
Masaya oturup sıcak bir çorbanın buharını görmek, bir lokmayı sağlıkla yiyebilmek, üstelik o sofrayı sevdiğin insanlarla paylaşmak…
Dünyanın en pahalı restoranında yenilen yemek bile bazen evde sevdiklerinle yenilen bir tabak yemeğin verdiği tadı veremiyor.
Hele bir de akşam olduğunda aynı masanın çevresinde kahkaha atabileceğin insanlar varsa…
Günün bütün yorgunluğunu birkaç dakikalık bir sohbet, bir şaka, bir kahkaha alıp götürebiliyor. Çünkü insanın en büyük ihtiyacı yalnızca para kazanmak değil; bir yere, birilerine ait olduğunu hissetmek.
Ve bütün bunların üzerinde bir şey daha var:
Saygı, sevgi ve tebessüm.
Bir evin içinde bunlar varsa, eşyasının markasının çok da önemi kalmıyor. Eşler birbirine saygıyla bakabiliyorsa, çocuklar kendilerini güvende hissedebiliyorsa, insanlar aynı sofraya gönül rahatlığıyla oturabiliyorsa orada gerçek bir zenginlik vardır.
Bütün bunlar gerçekten “bedava” değil.
Parayla alınmıyorlar ama hepsi emek istiyorlar.
Belki de bu yüzden çok kıymetliler.
Ama bazı şeyler geçip gittiğinde yerine yenisini koyamazsınız.
O yüzden belki arada bir sahip olamadıklarımızı saymayı bırakıp, hâlâ sahip olduklarımızı saymak gerekiyor.
Telefon açabileceğimiz biri varsa…
Akşam dönebileceğimiz bir evimiz varsa…
Masamızda sıcak bir lokmamız varsa…
Sağlıkla nefes alabiliyorsak…
Sandığımızdan çok daha zenginiz.
Çünkü hayatın en kıymetli lüksleri vitrinde sergilenmiyor.
Onların etiketi yok. Fakat kaybedildiğinde, hiçbir servet bedelini ödemeye yetmiyor.