Şöhret geçer, iz kalır
İsmail ÖZKAN
Ahmet Güneştekin…
Eserlerini gördüğümde yalnızca bir ressamın renklerle ve biçimlerle kurduğu dünyayı değil, geçmişten bugüne taşınan büyük bir kültürel hafızayı da görüyorum.
Mitolojiden Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim hikâyelerine, ölümden göçe, kimlikten insanın iç dünyasına uzanan geniş bir alanda kendine ait bir sanat dili oluşturmuş bir isim.
Bence sanatın kıymeti de biraz burada başlıyor.
Sanatçı, gördüğünü yalnızca yeniden gösteren değil; ona kendi bakışını, kendi ruhunu ve kendi yorumunu katabilen kişidir.
Güneştekin’in sosyal medyada karşıma çıkan T24‘deki makalesini okurken de sanat dünyasının çok daha ötesinde, hepimizi ilgilendiren bir mesele üzerine düşündüm:
Biz bugün neyi değerli kabul ediyoruz?
Bir insanın ne kadar tanındığıyla ne kadar değerli olduğunu aynı şey zannetmeye başladığımız bir dönemden geçiyoruz.
Sosyal medya bunu daha da görünür hâle getirdi.
Bugün milyonlarca takipçisi olan birini görüyoruz. Hayatının her anı gözümüzün önünde. Ne giydiğini, nerede olduğunu, ne yediğini, hangi arabaya bindiğini biliyoruz.
Bir başka insan ise belki yalnızca birkaç bin kişi tarafından tanınıyor. Fakat yaptığı eserler dünyanın önemli müzelerinde sergileniyor ve yıllar sonra bile değerini koruyor.
İşte burada durup düşünmek gerekiyor.
Çok görünmek, çok değerli olmak anlamına gelmiyor.
Çünkü görünürlük bugüne aittir.
Değer ise zamanın sınavından geçer.
Sosyal medya bize insanların hayatını gösteriyor ama hayatın tamamını göstermiyor. En güzel fotoğrafı, en iyi anı, en şık sofrayı görüyoruz. Fakat o fotoğrafın arkasındaki mücadeleyi, yalnızlığı, borcu, kaygıyı, aile içindeki sorunları bilmiyoruz.
Sonra başkasının seçilmiş birkaç güzel anını, kendi hayatımızın bütün gerçekleriyle kıyaslıyoruz.
Ve farkında olmadan kendi hayatımızı küçümsüyoruz.
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri bu.
Bir başka mesele de “sanatçı” kelimesinin giderek sıradanlaşması.
Şarkı söylemek, resim yapmak, oyunculuk yapmak elbette birer meslek ve her biri çok değerli. Fakat sanatçılık yalnızca bir mesleği icra etmekten daha fazlası.
Sanatçı olmak; üretmek, özgünleşmek, düşünmek, hissetmek ve zamana bir şey bırakabilmektir.
Şöhret ise başka bir şeydir.
Şöhret insanı kalabalıkların önüne çıkarabilir.
Ama o kalabalıklar dağıldığında geriye ne kaldığı, insanın gerçek hikâyesini anlatır.
Bugün çok konuşulan bir isim yarın unutulabilir.
Ama yıllar önce yapılmış bir eser, hiç tanımadığımız bir insanın ruhuna bugün bile dokunabilir.
İşte sanatın gücü burada.
İnsan geçer, isim değişir, dönem değişir; ama gerçek bir eser yaşamaya devam eder.
Belki de sanatçının kendisine sorması gereken en önemli soru, “Beni kaç kişi tanıyor?” değildir.
Asıl soru şudur:
“Ben bu dünyaya benden sonra da yaşayacak ne bırakıyorum?”
Çünkü bir gün ışıklar söner.
Alkışlar diner.
Kalabalıklar başka isimlere yönelir.
Ama geride bıraktığınız eser, düşünce, söz ve güzellik yaşamaya devam ediyorsa…
İşte o zaman yalnızca tanınmış değil, iz bırakmış olursunuz.
Ve bence sanatın gerçek karşılığı da tam olarak budur.