Eylül’de Gel dersin,
Ekim’de gidersin.
Hayatı dolu dolu yaşadığını gözler önüne serersin.
Ardında şarkılarla 91 yılı bırakırsın.
Sanatçımız 91 yılına neleri sığdırmış? Avukat olmuş, milli futbolcumuz olmuş, bir sinemacı olmuş, dört kez eş olmuş, 3 kez baba olmuş, ticarete atılmış, ressam olmuş...
Ve bizim için en önemli kısmı Kadife Sesiyle müziği onurlandırması olmuştur. Bariton sesiyle, sıcak ve derin tınısıyla, nefes kontrolü, doğru diksiyon, nezaketi ve zarafetiyle kaliteli bir sese sahipti. Bağırmadan, sesini zorlamadan, sanki dinleyicisinin kulağına bir sır fısıldıyormuş gibi şarkı söylemek... Crooner denen bu yorum tarzını Türk pop müziğinde başarıyla uygulayan isimlerden biriydi. Sesinin güzelliği kadar, o sesi nasıl kullanması gerektiğini bilmek çok önemli.
Benim için Alpay, Julio Iglesias ve Enrico Macias ile aynı kulvarda gitmesi gereken bir değerdi. Üç sanatçı da aynı müzikal ekolün ve aynı dönemin ruh ortaklarıdır.
Tam adı Ahmet Alpay Nazikioğlu, soyadı köken olarak Osmanlı dönemindeki Naziki Dergâhı’na dayanıyormuş. Bir dergâh adını duyduğumuzda insanları peşinen kalıplara sokmak ne kadar yanlışsa, kendini aydın olarak tanımlayan herkesi sorgulanamaz kabul etmek de o kadar yanlıştır. Aydınlanma, bir etiket taşımaktan çok, düşünmeye ve anlamaya açık olmakla ilgilidir. Dergâh evinde hemen gerici veya alt kesim gibi düşünmeyin. Aydın diyenlerden daha aydın insanlar gidiyor bazı dergahlara... Türkiye’de Atatürk’çüyüm diyen kendini aydın sanıyor. Bu da ayrı bir mevzu.
Ailesi Cumhuriyet’in kurucu bürokratik kadrolarındanmış. Babası Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nda (TCDD) üst düzey bürokrat, annesi ise CHP’de parti baş katibesi olarak görev yapmış.
Babası futbolcu olmasını istemiş, Ankara Hukuk mezunu olmasına rağmen başka bir kulvara geçmiş. Babası bu kararını nasıl karşıladı bilmiyoruz ama o futbolu bıraktığı için çok pişman olmuş.
Bu kadar yeteneği olan bir müzisyenin tek bir tarzı olmaz tabii ki. Benim de öyle, ve bazen bu bir avantaj olmaktan çıkıyor. Aynı anda bir sürü farklı şey yapayım derken dağılabiliyorsunuz.
İspanyolca, Fransız şansonları ve Napolitenlerle başlayan kariyerine, Romantik Pop-Folk, Türkiye’nin yerel ezgileri ve döneminin rock tınılarını dahil etmiştir. 1973 yılında “7 Dilde Alpay” adında çok ses getiren bir albüm yayımlamış. Ben de sahnelerde şimdiye kadar 14 dilden şarkılar söyledim. Hangi diller olduğunu pat diye sorsanız biraz düşünmem gerekir. Farklı dillerde şarkı söylemek, yalnızca kelimeleri doğru telaffuz etmek değil; o dilin duygusunu, kültürünü ve ruhunu da taşıyabilmektir. Alpay’ın bu yönünü kendime yakın buluyorum.
Alpay, edebiyatla müziği buluşturan sanatçılardandı. Attilâ İlhan’ın şiirlerine duyduğu yakınlık ve bu şiirleri kendine özgü romantik yorumuyla seslendirmesi, müziğe yalnızca bir şarkıcı olarak yaklaşmadığını gösteriyordu. Söz ve müziği Bora Ayanoğlu’na ait olan “Fabrika Kızı”; fabrikada zor koşullarda çalışan bir işçi kızın en saf ve mütevazı isteklerini yansıtan bir şarkıydı. Küçük bir ev, alkol kullanmayan bir eş ve huzurlu bir yuva. Türk pop müziğinin ilk proletaryan (işçi sınıfı odaklı) şarkılarından biri kabul edilir.
Alpay hayat hikayesini kaleme aldığında, çorap ticareti ve gece kulübü işletmeciliğinde de şansını denediğini itiraf etmiştir.
Hayatının son yıllarında Bodrum’daki sakin yaşamında ilerleyen yaşına rağmen yoğun şekilde resim sanatı ile ilgilenmiş ve tablolar üretmiştir.
“Eylül’de Gel”, “Fabrika Kızı”, “Kara Tren”, “Ayrılık Rüzgarı” ve “Gitme” gibi zamansız klasiklerle iz bıraktı.
Takvimler değişecek, mevsimler geçecek; belki yine bir eylül akşamı biri “Eylül’de Gel” diyecek. Birileri seni ilk kez dinleyecek, birileri eski bir anısını hatırlayacak.
Güle güle Alpay... Şarkıların kaldı; sesin, zamana emanet.