Hafızanın muhafazası
Burcu TANER
Yıllar önce Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çiçeği burnunda öğrencilerken tıka basa doldurduğumuz Ahmet Taner Kışlalı Dersliği'nde bir soru yankılanmıştı. "Haber nedir?"
Pek çoğumuz 20'li yaşlar ve öncesinde kendimizce yanıtlar vermiş, haberin ne olduğuna kafa yormuştuk. Uzun bir tartışmadan sonra net yanıt hocadan geldi. Haber "Güvende miyim?" sorusunun yanıtıdır.
İletişim tarihi, sosyal psikoloji, kültürel antropoloji ve tekmil teori bu kadar basit bir sorunun etrafında olabilir miydi?
Baktığınızda aslında çoğu yanıtı kapsıyordu ancak bir arkadaşımız ikna olmadı.
Malumunuz 90'lı yıllar yeni geçmiş, bir milenyum lafı tutturulmuş ve Televole kültürü hala televizyon eleştirilerinin baş köşesinde yerini korumuş.
Dedi ki; "O zaman magazin haberlerinin bu kadar değer görmesiyle güvende olmanın ilgisi ne?"
Ona da yanıtı hep birlikte bulmuştuk; hegemonik iktidar ilişkilerinin inşa ettiği değer yargılarının tüm toplumca yerinde olduğuna inandığımız bir turnusoldü magazin haberleri de.
"Onlar öyle yaşıyor ama biz değil..."
Onu takip eden yıllar içinde kaç tane haber yazdım, tabii ki sayısını bilmiyorum.
Ancak hep insanın var olma sancısına karşılık gelenleri yazdığımızı biliyordum.
İncir rekoltesinde de, kadın cinayetlerinde de, yürümek için ameliyat olması gereken bir çocuğun hikayesinde de...
O dönemlerde "kanaat önderi", "eşik bekçisi" dediklerimiz eleştirilir, sansür ve otosansür mekanizmalarıyla birlikte anılırdı.
Bir söylem analizi yapacaksanız mecralar da, söylemler de belliydi.
Sonra hayatımıza internet girdi.
Kimi teorisyenler interneti sihirli bir demokrasi değneği gibi gördü.
Kimi teorisyenler de bu teknolojinin ABD ve SSCB arasındaki Soğuk Savaş'ın yarattığını anımsatarak var olan mülkiyet yapıları içinde bunun o kadar kolay olmadığını savundu.
İnsanın anlam arayışı internetle birlikte karmaşıklaştıkça enformasyonu süzen "eşik bekçileri" daha sempatik hale bile geldi. Çünkü o enformasyon bombardımanında yolumuzu kaybetmemiz ve sürekli güvende olmadığımızı düşünmemiz işten bile değildi. Hala değil...
Zıtlık, negatiflik içerirse daha fazla "satacak" olan haber kavramı da, sosyal medyada 4 saniyeye düşen algı süresinde alımlanabilsin diye olmadık biçimlere girdi.
Arka planmış, toplumsal bellekmiş, bunlar bir yana itildi; reyting savaşları sürse de buna tıklama baskısı eklendi.
Ezcümle; "güvende değilsin, eyvah!" diyen her içerik baş tacı olurken, "durup ince şeyleri düşünmeye" davet eden her satır da tabiri caizse ayağa düştü.
Anlamların birbirine karıştığı, zihnimizde hayata dair kurduğumuz tüm haritaların her gün bir yerinden yırtıldığı dünyada artık insan, hafızasız sosyal medya hafızlarına dönüştü.
Yüz yüzeliğin sakin limanları mavi ekranların dalgalarıyla yıkılmaya yüz tuttu.
Artık haber, her saniye tetiklenen bir alarmın, dijital panik halinin ticari bir karşılığı.
Umut mu? Tabii ki hala var. Çünkü duygularımız hala var.
Soruları biliyoruz, yanıtlar bitimsiz bir muamma olsa da, belki de yapmamız gereken, her gün biraz daha hızlanan bu dünyada yeniden durup sormak:
Bütün bu gürültünün içinde birbirimizi duyabiliyor muyuz? Birbirimize hâlâ iyi gelebiliyor muyuz?
Bu yüzden İzmir'de bir hafıza yaratma gayretini çok önemsiyor, kapısını çaldıklarımızın hikayesini kentin sokaklarına, rüzgarlı kıyılarına emanet ediyoruz.
Bizler hala haber yapıyoruz, hem güvende değilsek açıkça söyleyebilmek hem de insanın insana verdiği güvenin kıymetini bilmek için.