Yankı odasında büyüyen öfke!
Tevfik ZEYLAN
Bir önceki yazıda incel dünyasına yalnızlık, reddedilme ve aidiyet ihtiyacı üzerinden bakmıştık. Şimdi asıl soruya gelelim: Ortak yalnızlık hangi noktada ortak öfkeye dönüşür?
İnsanların aynı acıyı paylaşması başlı başına tehlikeli değildir. Anlaşılmak, benzer deneyimleri yaşayan insanlarla karşılaşmak çoğu zaman rahatlatıcıdır. Ancak bir topluluk, yaşanan acıyı anlamlandırmak yerine nedenini sürekli aynı dış gruba bağlamaya başladığında psikolojik iklim değişir.
“Ben yalnızım” bir deneyimi anlatır.
“Ben yalnızım çünkü kadınlar böyledir” ise karmaşık bir yaşantıya tek ve değişmez bir neden atar.
İnsan zihni, zaten sahip olduğu düşünceleri doğrulayan bilgileri daha kolay fark etmeye eğilimlidir. Buna doğrulama yanlılığı diyoruz. Kişi yalnızca kendisi gibi düşünen insanların bulunduğu bir ortamdaysa karşıt örneklerle karşılaşma ihtimali azalır. Böylece “Kadınların hepsi aynı”, “Benim gibilerin şansı yok” ya da “Dış görünüşün iyi değilse yapabileceğin hiçbir şey yok” gibi genellemeler, grubun ortak gerçeği gibi algılanabilir.
Dijital yankı odası tam da burada oluşur. Bir düşünceyi yüz kişinin tekrar etmesi onu doğru yapmaz; ama daha gerçek hissettirebilir.
İncel toplulukları tek tip değildir. Kendini incel olarak tanımlayan herkes şiddeti desteklemez. Buna rağmen araştırmalar, bazı platformlarda kadınlara yönelik aşağılayıcı dilin, yoğun mağduriyet anlatılarının ve şiddeti meşrulaştıran söylemlerin yer alabildiğini gösteriyor.
Buradaki mesele yalnızca “kötü sözler” değildir. Dil, zamanla karşımızdakini nasıl gördüğümüzü de etkileyebilir. Bir grup sürekli küçümsendiğinde, nesneleştirildiğinde veya yalnızca “onlar” diye tanımlandığında empati zayıflayabilir.
Önce “Bize haksızlık yapılıyor” denir.
Sonra “Bunun sorumlusu onlar.”
Bir süre sonra ise daha tehlikeli bir düşüncenin zemini oluşabilir:
“O hâlde onlara karşı yapılan bazı şeyler haklı görülebilir.”
Bu geçiş otomatik değildir. Yalnızlık yaşayan ya da öfkeli düşünceleri olan herkesin şiddete yöneleceğini söylemek hem yanlış hem damgalayıcıdır. Ancak bazı çevrim içi topluluklarda şiddetin, cinsel saldırının ve intikam düşüncesinin nasıl gerekçelendirildiğini gösteren çalışmalar da var.
Araştırmalar ayrıca dijital toplulukların kültürünün zaman içinde değişebildiğini; başlangıçta destek ve dayanışma ağırlıklı görünen ortamların giderek daha sert ve aşırı söylemlere açık hâle gelebildiğini de gösteriyor.
Şiddet bir anda başlamaz. Bazen önce şiddetin dili sıradanlaşır. Başta rahatsız edici bulunan ifadeler “şaka” diye sunulur, sonra grubun ortak jargonuna dönüşür ve daha önce aşırı bulunan sözler normalleşmeye başlar.
Fakat bütün sorumluluğu internete yüklemek de kolaycı olur.
Eğer sosyal ilişkiler zayıflamışsa, ait hissedebileceği alanlar azalmışsa ve kişinin kendisini değerli hissettiği tek yer öfkesinin sürekli onaylandığı bir topluluk olmuşsa, oradan uzaklaşmak zorlaşır. Çünkü artık savunulan yalnızca bir düşünce değil, bir kimliktir.
Bu nedenle genç erkeklerin yalnızlığını konuşmak ile kadın düşmanlığına karşı çıkmak birbirinin alternatifi değildir. İkisini aynı anda yapabilmemiz gerekir.
Belki de sormamız gereken soru “Gençler internette ne izliyor?” değil, “İnternette kimlerin yanında kendilerini anlaşılmış hissediyorlar?” sorusudur.
Çünkü bazen tehlikeli hâle gelen şey yalnızlık değildir.
Yalnızlığın, “Sana bunu onlar yaptı” diyen bir dünyayla buluşmasıdır.