'Güvenlik yok, iş yok, gelecek yok' ama suçlu X-ray'sizlik
Burcu TANER
Ders zili daha yeni çalmışken dün sabah gözlerimizi açar açmaz Manisa Turgutlu'daki okul saldırısıyla karşılaştık.
Şu ana kadar dede, anne ve baba gözaltında; bir can kaybı var, yaşları 15-16 bandında 10 öğrenci yaralı.
Bu tür durumlarda haber akışı ülke genelinde şu şekilde ilerliyor:
Saldırı olduğu bilgisi, can kaybı ve yaralı bilgisi; saldırganın, hayatını kaybedenlerin ve yaralıların kimliklerinin tespiti, kişisel hikâyeleri, saldırganın ailesine büyüteç tutulması, mağdurların cenazeleri ve tabii ki hukuki süreçler.
Acaba "kız meselesi" mi, sınav stresi mi, aile içi kavga mı soruları...
Sonra unutuş.
Belki birkaç TV programında çocuk ve ergen ruh sağlığı üzerine değerlendirmeler, online oyunların bunu yaptığına dair dâhiyane tezler, ebeveynlere yönelik tepkiler ve yine unutuş...
Konuyu anlamak için toz ve gaz bulutundan başlamak gerekiyorsa, ta oradan başlamak gerekiyor. Çünkü toplumsal bir yastan ve can güvenliğinden söz ediyoruz.
Eğitim sisteminden, umudu elinden alınan gençlerden, giderek artan çocuk depresyonundan, silahlanmaya karşı bir türlü önlem alınamamasından, devlet okullarına bir sabunu dahi koymayanların yarattığı değersizlik duygusundan...
Yani kolaya kaçmadan bakalım. "Kriminal magazin" kolay tabii; bir daha yaşanmaması için biraz da gerçekleri konuşalım. Kahramanmaraş'taki benzer olaydan sonra gördüğüm en derli toplu değerlendirme Yediiklim Adil Eğitim Kooperatifi'ne aitti.
Şimdi onlardan yararlanarak sormak istiyorum:
Hangi saldırı sonrası ondan etkilenen çocuk, öğretmen ve ailelerin beden ve ruh sağlıklarına ilişkin bir politika oluşturuldu? Bu saldırılar toplumda derin endişe, öfke ve yas duygularına neden olurken çaresizlik duygusunun da ikiz kardeş olarak orada belirdiğini biliyor muyuz? Evet, biliyoruz. O nedenle "çocukların şiddetle ilişkisi" sadece kötü aile evladı olmalarından, bilgisayar oyunu oynamalarından kaynaklanamaz.
Yediiklim, bu konuda yayımladığı manifestoda, "Çocuğun şiddetle ilişkisi özel bir toplumsal kriz olarak değerlendirilmeli" diyor ve bu krizi aşacak politikayı sadece ilgili bakanlıkların değil, sivil alandaki paydaşların da beraber oluşturmasını istiyor.
Şiddet yerine barış ikliminin hâkim olduğu okullar için, eğitimi de adil bir bağlama oturtmak gerektiğini savunuyor.
Okul güvenliğini bir görevli ya da X-ray cihazına indirgemenin sakıncalı olduğundan söz ediyor ve bu yapılırsa "Şiddet daha da popülerleşir, şiddetin motivasyonu genişler" diyor. Kaldı ki güvenlikçi yaklaşımlar dahi Finlandiya okul saldırılarından sonra buna "bulaşı etkisi" adını verdi.
Bu alanda yıllarca çalışmış uzmanlar, "Öğretmenlerin eğitim politikalarında ve okul yönetiminde etkileri artırılmalı, çocuklar da bu süreçlere bir bileşen olarak dâhil edilmeli" diyor.
"Dikkati saldırgan çocuklara ve onların bireysel hikâyelerine, ruhsal anekdotlarına yöneltmek asıl sorumluları dikkatten kaçıracaktır" tespitinde bulunuyor.
Ve okullarda sürdürülebilir güvenlik için medyadan karar vericilere kadar herkesin bir görevinin bulunduğunu hatırlatıyor.
Rekabetçi, çocuk gelişimini baskı altına alan yaklaşımlarla bu işin çözülmeyeceğini de açıkça belirtiyor.
Kısacası...
Artık giderek daha can yakıcı hâle gelen okulda şiddet konusu; münferit, anlık ya da önüne geçilemez değildir. Sadece, önlem almak için dijital dünya navigasyonlarının ilk götürdüğü çıkmaz sokaklara girmemek gerekiyor. Bu çocuklar doğmadan önce, 2000 yılında ülkede 6 milyon civarında ateşli silah varken, bugün bu rakamın nasıl 12-15 milyona dayandığını ve neden sadece 3 milyonunun ruhsatlı olduğunu tartışmaktan bile başlayabiliriz.
Bir rehber öğretmene bazen neden 500'e kadar çocuk düşebildiğini tartışmaktan başlayabiliriz. Öfkesi, kıskançlığı, dışlanmışlığı fark edilmeden büyüyen çocuklar ülkesinde 100 bin kişiye düşen ruh sağlığı uzmanının neden 1,7-1,85 civarında olduğunu sormaktan başlayabiliriz.
Uzun bir yol ama bu yol 15 yaşındaki bir çocuğun yaşamına çıkıyorsa, yürümeye değer...