İzmir Baro Başkanı açıkladı: Cezaevlerinde şartlar ağırlaştı
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Bayraklı Adliyesi önünde tutuklama süreçleri ve cezaevi koşullarına ilişkin açıklama yaptı. İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz, Aliağa Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda 14 kişilik koğuşlarda 18 kişinin tutulduğunu, bazı birimlerde ise koğuş nüfusunun 28 kişiye ulaştığını belirterek, tutukluların 'nöbetleşe uyumak zorunda bırakıldığını' söyledi.
Gamze ESKİKÖY- İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, İzmir Bayraklı Adliyesi C Blok önünde bir araya geldi. Siyasi parti ve derneklerin katıldığı eylemde, LGBTİ+’ların “Ailem güvende” kapsamında gözaltına alınarak tutuklanması protesto edildi. Eyleme EMEP’in yanı sıra YENİ Parti de destek verdi.
Bayraksız ve flamasız gerçekleştirilen açıklamada “demokrasi, eşitlik ve özgürlük” mesajı verilirken, kitle adına İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz konuştu.
Yılmaz: “Tutuklama, fiili bir cezalandırma aracına dönüştürülüyor”
Türkiye’de hukuk devletinin ağır bir tahribat altında olduğunu belirten Yılmaz, kişi özgürlüğü, adil yargılanma, savunma, ifade ve örgütlenme özgürlükleri ile seçme ve seçilme hakkının giderek aşındırıldığını söyledi.
Yılmaz, "Türkiye’de hukuk devleti ağır bir tahribat altında. Anayasa’nın güvence altına aldığı kişi özgürlüğü ve güvenliği, adil yargılanma hakkı, savunma hakkı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı her geçen gün daha fazla aşındırılıyor.
Tutuklama, istisnai bir koruma tedbiri olmaktan çıkarılıyor, fiili bir cezalandırma aracına dönüştürülüyor.
İzmir’de aylardır tutuklu bulunan belediye başkanları ve yurttaşların durumu bunun en somut örneklerinden biridir.
Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa Günay yaklaşık dört aydır, Buca Belediye Başkanı Görkem Duman ve Seferihisar Belediye Başkanı İsmail Yetişkin yaklaşık üç aydır tutukludur. Ümit Erkol yaklaşık beş aydır tutuklu olmasına rağmen hakkında hâlâ iddianame bulunmamaktadır. Şenol Aslanoğlu bir yılı aşkın süredir tutukludur ve daha önce tahliye edilmiş olmasına rağmen yeniden tutuklanmıştır. Tunç Soyer ise bir yılı aşkın tutukluluğun ardından hazırlanan iddianameyle yargılanmaktadır.
Bir insanın özgürlüğünden aylarca mahrum bırakılması, soruşturmanın belirsizlik içinde sürdürülmesi ve iddianamenin aylar sonra hazırlanması kabul edilemez. Tutuklama bir ceza değildir. Ancak bugün uygulanan yöntem, tutukluluğu fiilen cezaya dönüştürmektedir.
Tutukluluk incelemelerinde kişilerin bireysel durumlarının, sabit ikametgâhlarının, delillerin toplanmış olmasının ve delil karartma ihtimalinin bulunmamasının yeterince değerlendirilmemesi; bunun yerine “matbu ve basmakalıp gerekçelerle” özgürlük kısıtlamasının sürdürülmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Üstelik soruşturma dosyalarındaki “örgütlü suç” nitelemesi üzerinden iletişim ve görüş hakları da ağır biçimde sınırlandırılmaktadır.
Tutukluların görüntülü görüşme hakkından mahrum bırakılması, haftada yalnızca bir kez ve 10 dakika telefon görüşmesine izin verilmesi, bu sürenin eş ve çocuklar arasında paylaştırılmasına dahi olanak tanınmaması; tutukluyu ailesinden ve sosyal çevresinden koparan ağır bir uygulamadır” dedi.
“Cezaevi koşulları ağırlaşıyor”
Yılmaz, açıklamasının devamında cezaevlerindeki koşulların da tutuklular açısından ağır sonuçlar doğurduğunu belirtti.
Yılmaz sözlerini şöyle noktaladı:
Cezaevi koşullarında da aynı şekilde ağırlaşmaktadır. Aliağa Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda 14 kişilik koğuşlarda 18 kişinin tutulduğu, bazı birimlerde koğuş nüfusunun 28 kişiye ulaştığı ve insanların “nöbetleşe uyumak zorunda bırakıldığı” aktarılmaktadır.
Özellikle kadın koğuşlarında masa, sandalye, buzdolabı ve sıcak havalarda kullanılabilecek vantilatör gibi temel ihtiyaçların bulunmadığı; bazı tutukluların yemeklerini yatak üzerinde yemek zorunda kaldığı belirtilmektedir. Bunlar birer konfor talebi değildir. Bunlar insan onuruna uygun yaşam koşullarının asgari gerekleridir.
Daha ağır olan ise sağlık hakkına ilişkin ihlallerdir. Cezaevlerinde lenfoma, kronik böbrek yetmezliği ve diyaliz ihtiyacı, tiroit ve Haşimato, otoimmün hastalıklar, ileri derece eklem romatizması, görme ve işitme kayıpları, ağır migren ve psikiyatrik rahatsızlıkları bulunan tutuklular bulunmaktadır.
Düzenli kullanılması gereken ilaçların haftalarca temin edilmediği, hastane sevklerinin geciktirildiği ve sağlık kurulu raporu süreçlerinin aksadığı ifade edilmektedir. Devletin gözetimi altında bulunan kişinin yaşamından ve sağlığından sorumluluğu vardır.
Tutukluluk süreci yalnızca tutuklananları da mağdur etmemektedir. Maaşların kesilmesi, kira ve faturaların ödenememesi, çocukların temel ihtiyaçlarının karşılanamaması; ticari faaliyetlerin durması, banka hesaplarına bloke ve haciz konulması, çeklerin yazılması ve ailelerin ekonomik yıkımla karşı karşıya kalması, tutukluluğun toplumsal maliyetini büyütmektedir. Bakıma muhtaç çocukların, yaşlı anne ve babaların ve özel ihtiyaçları bulunan aile bireylerinin sorumluluğu da geride kalanların üzerine bırakılmaktadır. Bir tutuklama kararı, bir ailenin tamamının cezalandırılmasına dönüşmemelidir”.
Bakmadan Geçme
