İzmir'de 'edebi gurur': Özlüoğlu'na Erdal Öz ödülü
İzmirli yazar Polat Özlüoğlu, Türkiye'de roman dalında en prestijli ödüllerden birine, Erdal Öz Roman Ödülü'ne layık görüldü. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında işkence görmüş bir kadının, Meşhur'un ana kahraman olduğu 'Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar', bazı kısımlarında okuması güç, insanı zorlayan bir metin...
Daha önce de öykü kitapları ile Fakir Baykurt ve Haldun Taner'in ismini taşıyan öykü yarışmalarında ödüle layık görülen Özlüoğlu, ilk romanına verilen bu onurun hem mutluluğunu aslında hem de şaşkınlığını yaşıyor. Yazmayı bir yaşam biçimi ve istisnasız bir disiplin olarak gören Özlüoğlu, İzmirli bir yazar olarak da sanat ve edebiyattaki İstanbul hegemonyasını kırmış gözüküyor. Sevincini İzmirgaste ile paylaşan Özlüoğlu ile Meşhur'ları, yüzleşilmesi gereken acıları, ödüllerin edebiyattaki yerini, İzmir'in sanattaki yerini, yazma alışkanlıklarını, aydın olma sorumluluğunu, kısacası her şeyi konuştuk. İzmir hafızasına güzellikle kazanan bu edebiyatçıyı kutluyor, söyleşiyi keyifle okumanızı diliyoruz.
Burcu Taner: Aslında gazetecilik okudunuz, radyoculuk yaptınız. Yazı nasıl başladı?
Polat Özlüoğlu: Yazı hep vardı. Çocukluktan beri. Çok okuyordum. O kitapların içine girmeye başladığında bir yandan da yazmak ihtiyacı hissettim, yazmaya da başladım. Çocukken yazdığım küçük kitaplar var mesela. Böyle küçük küçük parçalar kesmişim. Taşınırken ilkokulda yazdığım bir kitabı bulmuştum. Resimlemişim, boyamışım. O zamandan beri yazı ve kitaplar bana hep eşlik etti.
B.T: Aslında bundan önce de iki önemli edebiyatçının ismini taşıyan ödülleriniz var. Bunlardan bahsedebilir misiniz?
P.Ö: Evet, normalde öykücü olarak biliniyorum. Beş tane öykü kitabım var. Dördüncü öykü kitabım, "Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar ile önce Antalya'da Muratpaşa Belediyesi Öykü Ödülü verdiler. Daha sonra Fakir Baykurt ve Haldun Taner öykü ödülleri aldı aynı kitap. Uzun yıllardır verilen bu ödüllere layık görülmek çok gurur verdi bana. Hiçbirimiz ödül için yazan insanlar değiliz ama değer görmesi, ona layık bulunduğunuzun size bir şekilde hissettirilmesi tabii çok güzel bir duygu. Bu isimler de çok güçlü olduğu için başka bir gurur kaynağı oluyor. Onun dışında ödül, kitapların okura ulaşması, baskı sayısı gibi pek çok durumu etkiliyor. Roman da ödül ise zürpriz oldu. İlk romanımda değer görülmek, Erdal Öz ismi... Yazarlığıyla, yayınevi kimliği ile ayrı bir yeri var ancak Erdal Öz, üniversitede hepimizin okuduğu kitapları da yaratan kişi. O'nun yazdıkları, zaten benim hep yazmak istediğim, hissettiğim hikayelerdi. O zaten bir yandan da bunları yaşamış, yakın arkadaşları aynı biçimde.
"HUZURSUZ ETMEK İÇİN YAZIYORUM"
B.T: Erdal Öz'ün kült romanı Yaralısın da darbeyi anlatır... Bu önemli bir kesişim. Öte yandan Ölmeye Yatmak'tan, Dünya Ağrısı'na pek çok göndermenin olduğu, aynı zamanda podcast'ten eleştiri yazısına, makaleye ve TV programına kadar çok katmanlı bir anlatı görüyoruz. Bu yığılma sizin gözünüzü korkutmadı mı metni oluştururken?
P.Ö:Açıkçası, hikayenin zor bir hikaye olduğunu bilerek bunu yazdım zaten. Yani sonuçta bir işkence hikayesi anlatıyorsunuz. Bir 12 Eylül hikayesi ve onu bir kadın üzerinden anlatıyorsunuz. Şimdiye kadar erkek yazarlar ve erkeklerin hikayelerini yazdılar. Kadınlar çok az yazdı. Tabii ki yazanlar var, ama yani 100 tane erkek yazdıysa 5 tane kadın yazdı. Adalet Ağaoğlu yazdı işte, Füruzan, Latife Tekin, Feride Çiçekoğlu yazdı. Ben de bu hikayeyi yeniden bir kadın üzerinden, devrimci mücadelenin içinde yer almış bir kadının hikayesi olarak kurmak istedim. Yola çıkış hikayem bu aslında. Anlatıcı konusunda da mağdurla sınırlı kalmayarak başka bir şey yapmak istedim. Aslında baktığınızda roman 3 günü anlatıyor ancak zaman geçişleri ve paralel anlatımlarla hem yakın tarihte yaşananlara hem de tüm dünyadaki işkencenin farklı tezahürlerine odaklanıyor. Bu geri dönüşlerle, paralel hikayelerle, atıflarla zenginleştirip okumayı biraz daha rahat bir hale getirmeye çalıştım. Ama benim amacım zaten rahatlık değil. Ben huzursuz etmek için yazıyorum. Öykülerimi de okuyanlar da 'Hemen bitiremiyoruz, ara vermek zorunda kalıyoruz' diyorlar. Bence de öyle olsun, niye okuyup geçelim ki?
"MEŞHUR YALNIZ DEĞİL"

B.T: Anlatıya eşlik eden "Külliyat" kısımlarında da aslında bunu vurguluyorsunuz.
P.Ö: İstiyorum ki, bir metin okunurken karakter, ortam, yaşananlar biraz daha uzun düşünülsün. "Külliyat" kısımlarının amacı aslında Meşhur'un bu dünyada tek olmadığını anlatmak. Çünkü bu acıları yaşayan insanlar bir yalnızlık içinde savruluyor. Sadece bu coğrafyada değil, dünyanın başka yerlerinde de bir sürü insanın bu acıları çektiğini anlamayı sağlamak da önemli. Aslında işkencenin hayatın ve dünyanın her alanına yayıldığını görüyoruz. En bilinen şiddete dayalı işkencenin yanında görünmez olmak da bir işkence haline getirilebiliyor. Benim için bu yönüyle çok zor ama öğretici, keyifli bir yazı biçimiydi.
B.T: Meşhur'un hikayesinin yanı sıra roman gereği çevirdiği kitaplar çok gerçekçi ve konuları çok güzel.
P.Ö:Evet roman içinde bambaşka romanlar yarattım. Hatta bazılarını "Acaba koymasam mı?, Bunu yazsam mı" diye düşündüm. Okur da öyle düşünmüş. Mesajlar geliyor, o kitaplar gerçekten var sanıp arayanlar oldu. Google'dan kitaplara bakmışlar, var mı diye.
B.T: Romanda dikkat çeken konulardan biri monologları bol, karakterleri derin ama az. O çok katmanlılığı dengeleme çabası mıydı bu?
P.Ö: Açıkçası ben yola çıkarken nereye gideceğini bilmiyorum. Kafamda uzun kurgulayan birisi değilim, oturup yazmaya başlayan birisiyim. Bir bölümü ya da öyküyü bitirmeden de yazının başından kalkmam. Bu romanda da 24 haftada 24 bölümü yazdım. Başlarken sadece bir devrimci kadını anlatacağımı biliyordum. Bu hikayeyi herkesin yazdığı gibi yazmayacağım diye yola çıktım ve benim için hikayeyi failin ağzından anlatmak da gerçekten zordu. Çünkü orada çok tehlikeli bir sınır var. Failin de dışarıda bir evi, annesi, sevgilisi, günlük rutini var ve içeride nasıl bir canavara dönüştüğünü de görelim diyerek hikaye etmeye çalıştım. Tabii ki tarafımız belli.
B.T: Bu bizi "Kötülüğün sıradanlığına" götürüyor değil mi?
P.Ö: Evet, maalesef. Biz bu darbelerden sonra o haksızlıklar hiç yokmuş gibi davranmalarına, hiçbir utanç ve pişmanlık duymadan hayatlarına devam etmelerine de şahit olduk. Failler aramıza karıştı, hiçbir ceza almadı, hesap sorulmadı ve hiçbiriyle yüzleşilmedi. Hala birçok insanın canını yakan bir durum var. Hâlâ kapanmış bir yara yok çünkü. Hâlâ o yara açık hayatımızda. Toplum olarak tuttuğumuz yas da sürüyor. O yüzden o acıyı anlatabilmek çok önemliydi. Tabii ki zorlayıcı sahneler vardı. Ben kadın yönüyle baktım. Çünkü o dönemde bunları yaşayan kadınlar bu hikayeleri anlatamadılar, utandılar, korktular. Mesela romanda Meşhur'un cezaevinden o çıkış halini üçüncü şahısla anlatmıştım, bana etkili gelmedi. O şaşkınlığı ve yorgunluğu hissedemedim, o yüzden bölümü çıkardım, tekrar Meşhur'un gözünden yazdım. Sonra kitabı okuyanlardan hikayeler gelmeye başladı. Biri mesela dolmuşta karşılaşmış ve konuşmuş. Bir de Meşhur'un yakınım olduğunu düşünenler var. Hayır, bu kurmaca, maalesef olaylar gerçek.
B.T: Roman İzmir'de mi geçiyor? Mekanı tam anlayamıyoruz.
P.Ö: Aslında romanda mekanı belirsiz bıraktım. Genellikle öykülerimde de mekan ve zaman belirtmemeyi tercih ediyorum. İzmir'e bağlı öyküm çok azdır. Bu romanda da şehrin iskeleti önemli. İzmir de olabilir, İstanbul'da, Mersin de.
B.T: Peki yazar olarak İzmir'de yaşamak?
P.Ö: İzmir üreten insanlar için güzel ve rahat bir şehir. İzmir'de her yere yürüyerek gidebilirsiniz . İzmir'de yaşamak da yazmak da güzel çünkü telaş ve hayat hengamesi yok. Ben daha önce 20 küsur yıl da bankada çalıştım, o telaşa kapılmadım. Ben evde yazan birisi değilim, dışarıda yazıyorum.
B.T: Öyle ceviz masa, manzara yok yani...
P.Ö:Yok yok. İzmir'in manzarası güzel, en çok Kızlarağası'ndaki kafenin ikinci katının manzarasını severim, orada yazarım. Yani İzmir'de olmanın rahatlığını seviyorum. Bir edebiyatçı olarak bazı kanalların dışında kaldığımızı da kabul etmek gerekir ama. Çünkü odak İstanbul'da olunca yazmak, yazdığınızı yayınlatmak gibi konular da biraz zor olabiliyor. Yayınevleriyle, editörlerle yakın olmak da bir avantaj oluyor tabii. İzmir'de görülmek için ya bilinen bir yayınevinden kitap çıkarmak ya da ödül almanız gerekiyor. Ama bunlar dışında İzmir bence yazmak için en özel şehirlerden birisi.
B.T: Son olarak yeni kitap projenizi soralım...
P.Ö:3 yıldır çalıştığım bir roman var. Bu da bir kayıp hikayesi olacak. Onu bitirmek üzereyim, bu sene teslim edeceğim, 2027'de sonbaharda çıkacak büyük ihtimalle. Onun dışında öykü yazmaya devam, öyküye devam…
Polat Özlüoğlu Kimdir?

İzmir'de doğup büyüyen Polat Özlüoğlu, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nden mezun oldu. Profesyonel kariyerine radyoculukla adım atan yazar, 1990'lı yılların ortalarında özel radyoların yayıncılıkta öne çıktığı dönemde çeşitli radyo istasyonlarında ve stüdyolarda uzun yıllar görev yaptı. Çocukluk yıllarından bu yana edebiyatla iç içe olan Özlüoğlu, ağırlıklı olarak öykü türündeki eserleriyle tanınmakta. Geniş yankı uyandıran Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar adlı öykü kitabı ile 7. Antalya Edebiyat Günleri Yılın En İyi Öykü Kitabı Ödülü, Fakir Baykurt Öykü Kitabı Ödülü ve 34. Haldun Taner Öykü Ödülü'ne layık görüldü. Edebiyat yolculuğunu roman türüyle sürdüren yazar, ilk romanı Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar ile 2026 Erdal Öz Roman Ödülü'nün sahibi oldu.
Bakmadan Geçme