EBSO'nun 17 yıllık Başkanı Yorgancılar: Benim partim İzmir Benim partim Türkiye
Ege Bölgesi Sanayi Odası'nda (EBSO) Meclis Başkanlığı ile başlayan ve ardından 17 yılı aşkın süre boyunca Yönetim Kurulu Başkanlığı yürüten Ender Yorgancılar, bu görevdeki son röportajını İzmirgaste Haber Müdürü Burcu Taner'e verdi. Başkanlığı boyunca yaşadıklarından kendini duygulandıran anılara ve ardında bıraktığı izlere, seçimlerdeki siyaset iddialarından yeni dönem hedeflerine her konuda önemli değerlendirmelerde bulunan Yorgancılar, sanayicinin ve iş dünyasının umutsuz olmaması gerektiğini vurguladı.
Gerek 50 yıllık sanayici geçmişi gerekse EBSO çatısı altındaki yöneticiliği ile İzmir'in önemli kanaat önderlerinden biri olan Ender Yorgancılar, kentin ekonomi hafızasına da kurumlar arası diyalog çabaları, "Üretim yoksa kalkınmak hayaldir" mottosu, Eğitim 4.0 çağrıları ve EBSO'ya kazandırdığı 5 yıldızlı oda kimliği ile kazınmıştı. EBSO seçimleri sonrası koltuğu devretmeye hazırlanan Yorgancılar, pek çok dönemde de milletvekilliği ve belediye başkanlığı teklifi almış, dönem dönem siyasetle de gündeme gelmişti. Yorgancılar, bu konuda da "Ben ülkemin kalkınmasını istiyorum. Siyaset yapanlar da ülke kalkınması için çalışıyorlar, sivil toplum örgütleri de. İlla siyasette olmaya gerek yok. Ha, bende şimdi bir tecrübe var mı, var. Bir bilgi birikimi var mı, var. Ben bunu nasıl değerlendiririm, onu zaman gösterecek" dedi. Yorgancılar'ın kişisel hikayesinin kent hafızasındaki önemini de göz önüne alarak keyifle okumanızı diliyoruz. Burcu Taner: Görev süreniz boyunca kamu, yerel yönetimler ve iş dünyası arasındaki bağı hep öncelediniz. Hatta diğer odalardaki mevkidaşlarınızın ve Oda'nın ısrarı ile de geçen dönem devam kararı aldınız. Bu felsefeyi sizden dinlemek isteriz. Ender Yorgancılar: Doğru karar vermişim o dönemde de, bugün de aynı şeyi söylüyorum. Eğer sivil toplum örgütü başkanıysanız, bir kere şu kapıdan içeriye girdiğiniz zaman hiçbir siyasi görüşün bunun içinde olmaması lazım. Hiçbir Alevi, Sünni, Musevi, Hristiyan, Müslüman... Bunların olmaması lazım. Çünkü Ege Bölgesi Sanayi Odası'nın 6 bin üyesinin içinde bu saydığım farklı siyasi görüşlere sahip, farklı etnik kökenlerden gelmiş üyelerimiz var. Ama kapıdan girdiği zaman buranın Yönetim Kurulu Başkanı'nın tek bir kimliği vardır; sanayici kimliği. Ve gelen üyesine ne olursa olsun, hangi siyasi görüşten olursa olsun, hangi etnik kökene sahip olursa olsun herkese eşit şekilde yaklaşıp o muameleyi göstermek mecburiyetindedir. Ben bunu 20 yıl önce söyledim. Bugün de aynı şeyi söylüyorum. Ve 20 yıldır da böyle hizmet ettim. Ben 4 dönem bu görevi yaptım. 3 dönem de rakibim olmadı. Bu dönem girseydim yine kazanırdım. Öte yandan sizin söylediğiniz; yerel yönetim ve sivil toplum örgütleri. Bu üçünün uyum içinde çalışması lazım. Neden kamu diyorum? Şimdi odalar 5174 sayılı Kanun'la kurulmuş, yapabileceği görevler belli. Ama odaların ne kanun yapıcılığı var ne önerge verme, yönerge hazırlama, ilave bir taslak uygulama... Bunları yapabilecek hiçbir şeyi yok. Kanunda bu, el de bu. Bunu kim yapıyor? Hükümetimiz yapıyor, devletimiz yapıyor. Dolayısıyla biz sahada yaşanan sektörlerin sıkıntılarını, ihtiyaçlarını, doğru platformda doğru kişilere anlatıp çözüm bulup, bunun takibini yapan kurumlarız. Kamu da bunların çözümüyle ilgili faaliyette bulunur. Yerel yönetimlere gelince; tabii ki bizim üyelerimiz, organize sanayi bölgeleri içinde olan var, sanayi arsa bölgeleri içinde olan var, eski sanayi parselleri içinde yıllar önce yapılmış tesisler var... Bunların da yerel yönetimlerle, ilçe belediyeleriyle veya Büyükşehir Belediyesiyle sürekli olarak bir ilişki içinde olma mecburiyeti var. Bunları da çözmek için üye ilk önce kime geliyor? Bağlı olduğu odasına geliyor. Biz de bu üç sac ayağını sağlam tutarak hizmette kalitemizi yükselttik. B.T.: Sayın Başkan, ortak bir gözlem üzerinden soru olacak. İzmir iş dünyası önceden daha etkin bir biçimde gündem belirleyebiliyordu, meclisleri bazen ulusal alanda bekleniyordu, büyük yatırımlar için kent ekonomisinin öncelenmesi için Odalar bu işin dinamosu olabiliyordu. Hatta bazı çıkışlar gündem değiştiriyordu. Şu anda bu reflekslerin azaldığı eleştirileri var. Siz buna katılıyor musunuz? E.Y.: Şöyle söyleyeyim; her dönemin bir iş yapış tarzı var. Hatırlarsanız o dönemde de, daha sonraki dönemlerde de yaptığım basın toplantılarında hep şunu söyledim: Bir işi yaparken ilgili şahıslara direkt söyleyip işi çözmek var, bir de ortalıkta bağırıp çağırıp, gazetelere beyanat verip, oralara çıkıp meclislerde etrafa duyurup çözememek var. "Söyledim, olmadı." Evet. Hangisi iyi? Bu mu iyi, direkt Ege'sine götürüp anlatıp işi çözmek mi iyi? Ben hep ikinci yolu yaptım. B.T.: "Reklam yapmadınız" yani? Ender Yorgancılar: O kavgaya girmeden ben onu çok daha kolay çözüyorum. Ben aday olmayacağım diye karar verdikten sonra, o konularını çözdüğümüz insanlar, yaklaşık 30'a yakın komite muhtelif zamanlarda gelip teşekkür plaketi verdi. Demek ki "Reklam yapmadınız" demenin altında bu yatıyor. Reklamla iş yapmak mı iyi, yoksa aldığın işi yapıp bitirmek mi iyi? B.T.: Sanayide ara eleman sıkıntısına dair çalışmalarınız bir süre sonra Eğitim 4.0 talebine dönüştü. Bu konu neden bu kadar önemliydi? Ender Yorgancılar: Rahmetli Vehbi Koç'un "Meslek lisesi memleket meselesi" diye rahmetli Vehbi Koç'un önemli bir açıklaması vardı. Muhtelif yıllardı, belki 5 yıl arayla ben bütün meclis toplantılarında "Türkiye'de işsizlik yok, mesleksizlik var" diye vurgulamıştım. Bir kere bu imtihan sistemi kaldırılmalı okullarda. Çünkü o günkü konsantrasyonu, ruh hali, psikolojisine göre imtihana girdiği andaki aldığı nota göre hayatı belirleniyor. Belki çocuk futbolcu olmak istiyor ama annesi diyor ki, babası diyor ki: "Okuyacaksın, işte mühendis olacaksın." Çocuk ite kaka giriyor mühendislikte, var bu örnekler...Avrupa'ya baktığınız zaman, Almanya... Mesela ben Bosch'un fabrikasını gezdim, Mercedes'in fabrikasını gezdim Stuttgart'taki, bu S-Class'ların yapıldığı fabrikanın içinde meslek lisesi var. Orada okuyan çocuklar Mercedes'te aynı zamanda da üretimde uygulama yapıyorlar. Okuldan mezun olduğu zaman da Mercedes'te çalışmaya başlıyor. Onun için meslek liselerini bu kadar çok vurguluyoruz. Biz Odalar Birliği olarak 81 ilde 81 tane okul yaptık. İzmir'deki okulu da Aliağa Organize Sanayi Bölgesi'nde açtık. Tabii İzmir'deki bütün OSB'lerde olmalı. Hatta Türkiye'deki bütün organize sanayi bölgelerinin içinde birer meslek lisesi mutlaka olmalı. B.T.: Tam bu noktada Başkanım, MESEM'ler konusunda ne düşünüyorsunuz? Onlara yönelik eleştirilere dair ne önerirsiniz? Sonuçlar acı olabiliyor çünkü. E.Y.: MESEM veya başka bir şey… Yeni bir uygulama olduğu zaman mutlaka hata, eksik bir şey olabilir. Ama bir yerde hata var diye bir projeye “Olmaz, yanlış, hatalı” demek doğru değil. Onu nasıl düzeltiriz diye… İlgililere doğru bir şekilde “Bu proje böyle devam ederse böyle eksiklikler, hatalar çıkabilir ama böyle yaparsak şöyle faydalar çıkabilir” diye bunu anlatmak lazım. B.T.: Umudunu kaybeden, üretmekten vazgeçen sanayicilere ne söylemek istersiniz? E.Y.: Mutlaka üretim yapmak mecburiyetindeyiz. Dışa bağımlılığımızın olmaması lazım. Yani tarım ve sanayi ülkesi olarak kendi kendimize yetmemiz ve cari fazla veren bir ülke konumunda olmamız lazım. Sayın Cumhurbaşkanımızın söylediği de bu. 500 milyar dolar ihracat yapılsa çok şey değişir. Benden sonrakilerin hedefi dünyada "her evde bir Türk malı olması" olmalı. Böyle olduğu zaman bizim 500 milyarı aşmamamız için bir sebep yok. Onu yapacak teknoloji de kalite de Türkiye'de var çünkü. B.T.: Türkiye’deki reel ekonomik tabloyu da biliyorsunuz. Yeni kuşak sanayicilerin, KOBİ’lerin motivasyonu ne olacak üretim için? E.Y.: Ben 50 yıldır iş hayatının içindeyim. Tam 50 sene. Bir sürü kriz gördüm. Bugün bütün Avrupa ülkelerinde, bütün dünya ülkelerinde bir kriz var. Ama hiçbir şey yaşamda böyle dümdüz asfaltın üzerinde gitmiyor. Mutlaka önünüze engebeler çıkıyor. Geçmişte de çıktı. Ama yine düzelecek bu. Moralini bozarsan zaten iş yapamazsın. Moral bozduğun anda “İş yapmayacağım” dediğin an yapılacak bir tek şey var: Neyin varsa satıp savuşturacaksın, koyacaksın bankaya. İneceksin evinde sabahtan akşama kadar oturacaksın. Ne üretim derdin olur, ne kaygın olur. Ama biz böyle bir ülke değiliz. Türkiye’deki girişimciler hakikaten çok fazla. Kendini yeniliyor, büyütmek için çaba sarf ediyor, üretim yapmak için yeni teknoloji peşinde koşturuyor. O açıdan yani ben karamsar değilim. B.T.: Odadaki mesainiz sırasında 40 ülkeye ihracat yapan bir şirketi de yönettiniz. Zorlamadı mı? İZELTAŞ tarafı nasıl gitti? E.Y.: Edinburgh’da İskoç asıllı Amerikalı sanayici Andrew Garnegie'in bir sözünü okumuştum: ""Burada, kendisinden çok daha akıllı insanları çevresinde nasıl toplayacağını bilen bir adam yatıyor." Şimdi bakın, burada gördüğünüz veya göremediğiniz bir sürü sorumluluk var. Her birinin başında yetkilisi var. Benim de fabrikada oğlum var, profesyonel çalışan arkadaşlarım, kardeşlerim var. Hepsinin hedefleri belli, aylık bütçeleri belli. Ben bunları takip etmiyor muyum? Ediyorum. Her gün sabah 07.00 - 07.30’da fabrikaya gidiyorum. Bakıyorum işte “Ne yaptınız, bütçenin ne kadarı gerçekleşti?” diye. Diğer başkanı olduğum grup şirketlerinde işte “Ne oldu, ne bitti?” Her gün bunlar kontrol edilir. Ama başında durabilir misin? Duramazsın. Ama durduğun adama yetki vereceksin. Verdiğin yetki çerçevesinde kontrol edeceksin. Rıfat Bey’in güzel bir sözü vardır: “Önce kontrol, sonra itimat” diye. Yaptırdığım her türlü işin kontrolünü yaptırırım, yaparım. Ondan sonra da Allah’ın yardımıyla bugüne kadar başımız aşağı düşmeden buraya geldik. B.T.: Sizden sonrası ve seçimlere gelirsek... E.Y.: EBSO’yu ayın 15’inde devredeceğiz inşallah. İki adayla seçime gidiliyor; Hakan Ürün ve Mustafa Karabağlı. Kim hak ettiyse, kimin projeleri daha iyiyse, kim sanayici tarafından daha benimsendiyse sanayicinin özgürce seçtiği bir seçim olması en büyük temennim. Bizim getirdiğimiz noktayı daha üste çıkarmak için bir bayrak yarışı. B.T.: Bu noktada ilk kez EBSO seçimlerinde siyaset iddiaları da gündeme geldi. Sizin gözleminiz nedir? E.Y.: Demin konuşmanın başında da söyledim. Şu kapıdan içeriye girdiğin zaman Galatasaray, Fener, Trabzon, Beşiktaş, Karşıyaka, Göztepe, Altay hangi takım olduğu beni ilgilendirmiyor. Hangi siyasi görüşte olduğu da ilgilendirmiyor. Hangi etnik kökenden olduğu da beni ilgilendirmiyor. Ben bunları hiçbir zaman kuruma sokmadım bugüne kadar. B.T.: Bu tartışmalar bir kaygı yarattı mı sizde? “Bundan sonra böyle tartışılabilir mi acaba?” diye. Çünkü bir tarafta da… E.Y.: Onları kimler dediyse onlara sor, söylesinler. [Gülüyor] B.T.: Peki siz siyasete sıcak bakıyor musunuz önümüzdeki dönemde? E.Y.: Ben iş adamıyım. Netice itibarıyla bugüne kadar siyasete hiç girmedim. Ha, geçmişte milletvekilliği de olsun, Büyükşehir Belediye Başkanlığı da olsun, ilçe belediye başkanlığı… Bunların hepsi teklif edildi ama benim partim İzmir, benim partim Türkiye. Ben ülkemin kalkınmasını istiyorum. Siyaset yapanlar da ülke kalkınması için çalışıyorlar, sivil toplum örgütleri de. İlla siyasette olmaya gerek yok. Ha, bende şimdi bir tecrübe var mı, var. Bir bilgi birikimi var mı, var. Ben bunu nasıl değerlendiririm, onu zaman gösterecek. B.T.: Başkanlığınız boyunca sizi duygulandıran, beraberinizde götüreceğiniz anıları da öğrenmek isteriz. E.Y.: Çok var.Az önce bir kamu kurumunun müdürü geldi. Ben ona burs vermişim, bursla okumuş. Bir hastanenin başhekimi bizim bursla okumuş. Teşekkür için telefon etti. Bir bursla okuyan avukat bir mektup yazdı: “Başkanım ben sizin bursunuzla okudum. Hiç olmazsa onu ödeyebilmek için odanın davası yoktur, inşallah da olmaz ama olursa ben burada en azından size destek olayım” diye. E bunlar benim hayatımda duyduğum en güzel hatıralar. Milano Ticaret Odası ortak proje yaptık, 100 kadına pastacılık kursu verdik. Şu anda 5-6 bin kişi oldular. Şu anda hepsi Kordon'da restoranlarda, pastanelerde çalışıyorlar. Bu binanın bu katında, şu masanın büyüklüğünde bana bir pasta yapmışlardı. Onu da unutamam.
Bakmadan Geçme